SİYASETİN NAMUSU VE VEFA
Bugünlerde Ankara koridorlarında ve ekranlarda sahnelenen siyasi tiyatroya, o tiyatronun baş aktörlerine ve durmaksızın hırpalanan bir isme baktığımda; sadece bir liderin tasfiyesini görmüyorum. Karşımda duran tablo, Türkiye’nin o çok tanıdık, sığ ve acımasız siyasi tarihinin asırlık bir özetidir. Ve insan, bugünün tozu dumanı arasında kendine şu can alıcı soruyu sormadan edemiyor: Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten bugün anlatıldığı gibi tüm yapısal sorunların yegane müsebbibi mi, yoksa yıllardır ince ince dokunan, kolektif bir algı mühendisliğinin nihai hedefi mi?
Gelin, bugünün popülist söylemlerini bir kenara bırakıp aynaya dürüstçe bakalım.
Bu ülkede Kemal Kılıçdaroğlu, hiçbir zaman yalnızca rasyonel siyasi argümanlarla ya da ideolojik çizgisiyle eleştirilmedi. O, bu toprakların en köklü kırılma noktaları üzerinden, yani kimliği, inancı ve memleketi üzerinden sistematik bir bariyerle karşı karşıya bırakıldı. Alevi olması, Dersimli olması, yerleşik nizamın görünmez duvarlarına çarpıp durdu. Birçoklarının kapalı kapılar ardında fısıldadığı, ancak yüksek sesle telaffuz etmekten imtina ettiği o kibirli soru, aslında tüm bu sürecin gizli öznesiydi: “Bu ülkede bir Alevi cumhurbaşkanı olabilir mi?”
İşte tam da bu yüzden, bugün yaşanan tasfiye sürecini sadece son seçim sonuçlarının bir matematiğiyle açıklamak, entelektüel bir sığlıktır. Mesele bir sandık sonucundan çok daha büyüktür ve derin bir sosyolojik arka plana sahiptir.
BÜYÜK BİR VEFASIZLIK ÖRNEĞİ
Benim penceremden görünen hakikat şudur: Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca çok parçalı, bir araya gelmesi imkansız gibi görünen bir siyasi yelpazeyi ve büyük bir hareketi omuzlarında taşıdı. Bugün onun adını hafızalardan silmek isteyen, ona karşı en sert cümleleri kuran nice isim, onun açtığı demokratik alanda büyüdü, onun döneminde toplumla tanıştı ve onun kurduğu köprüler sayesinde güç devşirdi. Ne acıdır ki bugün aynı figürler, kendilerine yepyeni bir başarı hikayesi yazmaya çalışırken, geçmişin tüm faturasını, yenilginin tüm ağır yükünü vebaliyle birlikte tek bir adamın sırtına yükleyip kenara çekiliyorlar.
İşte vicdan sahibi bir gazeteci olarak benim itirazım tam bu noktada bir isyana dönüşüyor.
Çünkü çok iyi biliyorum ki, bugün mahkum edilmek istenen sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsı değildir. Burada yargılanan; bir siyasi hafıza, toplumsal bir geçmiş ve daha da önemlisi, bu ülkenin tarih boyunca çeperde bırakılmış, ötekileştirilmiş insanlarının devletin en yüksek makamlarına ulaşabilme ihtimalidir. Cezalandırılmak istenen, o ihtimalin kendisidir.
Dolayısıyla karşımızdaki tablo basit bir liderlik yarışı ya da koltuk değişimi değildir. Bu, siyasetin en temel ahlak çizgisi olan "vefa" ile makam körlüğünün getirdiği "vefasızlık" arasında verilen bir insanlık sınavıdır.
Tarih bize defalarca göstermiştir ki; bazı figürler hataları yüzünden değil, sırtlandıkları misyon ve temsil ettikleri kitleler yüzünden hedef tahtasına oturtulurlar. Ve bazen tek bir kişiye yapılan haksızlık, aslında onun şahsında, onunla aynı kaderi ve hissiyatı paylaşan milyonlarca insana çekilen bir resttir.
Bugün ekranlardan taşan bu organize vefasızlığı ve hafıza kırımını benim vicdanım da, kalemim de kabul etmiyor. Çünkü biliyorum ki tarih, sadece kazananları değil; haksızlık karşısında asil bir duruş sergileyenleri ve onlara gösterilen vefasızlığı da en yalın haliyle kaydedecektir.






















